6 Kişiden 1’i Zihinsel Engelli, 1’i Şizofren

Yazı Dizisi – Engin Erarslan – 2.Bölüm

İnsan yaşamında iki ileri bir geri gittiği zamanlar vardır. Ileri giderken iyidir de geri gittiğini sandığı zamanlarda içine kapanır.
Tam da öyle bir zamanın içindeyken tanımıştım O’nu. Bir topluluk içindeydik, görevlerimiz vardı kendi çapımızda. Benim fotoğraf çekmek gibi mesela. Görev bu, küçümseme, neleri getirip neleri götürmek için çok önemli bir görev olduğunu çok sonralardan görecektim.
O da kendine has görevini yapıyordu, ortalıkta durmak, kalabalık yapmak, kafa sayısını arttırmak gibi bir misyonu vardı sanki…
Hangi görevi alırsam alayım, görev içinde olmayan unsurları da ekleyerek ve çok ayrıntılara girerek “mükemmelliyetçi” bir şekilde sonuçlandırma arzum, o dönemde iki geri bir ileri yapmama neden oluyordu. Yani geri gidiyordum. Acemi değildim fotoculukta ama profesyonel olmak içinde hiç bir girişimim olmamıştı. 1.85 civarındaki boy, belirli bir metrajdan çekilen fotoları cazip kılıyordu. Mesela zayıf görünmek gibi, uzun görünmek ve gözlerinin renginin daha belirgin olması gibi unsurları öne alıyordu.
Fotoğraf çekim bakış açısına o dönemde durduk yere kullanmadığımı tam 9 yıl sonra 3.gözümle baktığımı farkettiğimde anlayacaktım…
Enteresan bir şey söyleyeceğim şimdi…
Aynı anda heryerinizden bakabildiğinizi düşünün, ayak altınızdan, parmak uçarınızdan, göbek deliğinizden, dizlerinizden, her bir saç telinizden açılı şekilde, omurlarınız ile arkanızı gördüğünüzü. Ama her omurunuzun olduğu yerden açılı ve santimetrik hizada…
3.gözün yerini biliyoruz tamam. Ama 3.göz denen meret, sanki sadece olduğu yerde mi aktif, peeeeh… Vücudumuzun her hücresinden bakıyor da farkında değiliz.
3.Göz böyle de…
Birincil ve ikincil gözler nerede?
Birincil gözler Reel Gözler. Yani sağ göz ve sol göz. Bunların birlikte kullanılması ile sanki tek gözden bakıyormuş izlenimi veriyor olmaları birincil gözleri aktif kılıyor.
İkincil gözler ise Zihin. Zihninde kendine özgü görme yetisi var. Yoksa nasıl bizi çılgına çevirecek dışarıda olanları göremese…
Bunlar, yaşadıkça ayrıntılanıyor yaşadıkça…
Yaşın 29 olduğu dönemde, gözler dışında da olanları farketmeye başlayınca hayat farklı akmaya başladı. Enteresan bir şekilde duygular görünür haldeydi. Evet, duygular, görünür, vücut bulmuş duygular…
Öfkenin vücut bulmuş halini O’nda, nefretin vücut bulmuş halini Bu’nda, sevginin vücut bulmuş halini Şu’nda gördüğümde korkunun vücut bulmuş hali de Ben oluvermişti bir anda…
Ahaaaaa….
 
Bu durum biraz uzun sürdü. Hem korkuyor hem de inatla duyguları görmek içinde direniyor ve zorluyordum. Anladım ki “Aura Okuyorum”. Bu ilk başlarda çok iyiydi. Zevkli ve güzeldi, sonra ise iğreti olmaya başladı. Bir şekilde duygusunu okuduğum kişinin duygusu negatifse 2-3 gün içinde iğrençleşiyor, igreti bir hal alıyordu. Bu durum dostlarımda da olunca üzülüyor bu sefer Kayıp Korkusu yaşamaya başlıyordum…
Çözümü Uzaklaşmalarda bulmuştum, duyguyu hissettiğim an Ben yoktum artık. İğrençlik sonrasında gelse de yıpratmıyordu…
 
30 yaş…
2 kişi 1 hafta ara ile hayatıma girdi. Onları okuyamıyor, yeteneğimin azaldığı duygusuna kapılıyordum. Ciddi şekilde beni çok iyi destekliyorlar ama onları okuyamıyor olmam her an “sırtımdan vurulurum” endişesini tetikliyordu…
Başkalarını okuduğumu farkettikçe bu iki dostta neyin farklı olduğunu çözmek için daha çok onlarla zaman geçirmeye başladım…
Biri Zihinsel Engelli diğeri ise teşhisi konmasa da Şizofren’di…
 
Duygu yayılımları neredeyse nötr’e yakın ve duruydu. Bu durum onları diğer herkesten farklı kılıyordu. Duygu durumlarının dışında da bir şekilde daha farklılardı; Onlarda Beni Okuyorlardı…
 
“Demek ki Tek Deli Ben Değilmişim” düşüncesi beni mutlu etmeye başladı… Medyum gibi beni okuyorlar, tarih, saat, isim, olanlar, olmayanlar, duygularım, hislerim, yaptıklarım, bana yapılanlar, başkalarının hisleri gibi bir bilgi güruhu şeklinde yaşamımda yer kaplamaya başladılar. Daha fazla zaman geçirmek için fırsat yaratıyorum, işimi gücümü bırakıp koşar adımlarla bir birinin yanına bir birinin yanına gidiyordum… Dedim ki üçümüz biraraya gelmeliyiz…
Aceleciliğim ertesi gün üçümüzü biraraya getirmişti. Kısır ve kısıtlı kelime dağarcığımla anlatamayacağım ruhani bir ortam oluşmuştu. Kimse konuşmuyor, sanki içsel okuma gerçekleşiyordu. Ben hissettiklerimden ve “duyduklarımdan” çok emin olamazken, onlar huşu halinde halvettelerdi resmen…
Bir cümle kendime getirdi; “Doğru duyuyor ve hissediyorsun Engin”…
O günden sonra sadece birini okuma değil “Medyumik Veri Okumaları”na, ruhani celselere başladık…
 
 Ruhani Spikersin, Sadece Konuş, Konuş, Konuş…