6 Tamam + 1 Nerede?

Yazı Dizisi – Engin Erarslan – 1.Bölüm

6 Tamam + 1 Nerede?

Hepsi memleketin bambaşka yerlerinde doğmuş kişilerdi bizim ekip. Hem de farklı yıllarda. Hiç birisinin benzer yanları yokken ortak noktaları tekti; Spritüal Olmaları…

Hisleri, baktığında görmeleri, karşıdaki kişiyi okumaları, gizemli ilimlere ilgi duymaları, mistik yerlere gitmek için can atmalarının yanı sıra kimsede olmayan yetilere sahip olmak istemeleri, mitlere – uygarlık inanışlarına – geleneklere – ölümden sonra ne olacağına – doğum sürecine – doğum öncesine – ruhlar âlemine – dinler bilgisine – vücut anatomisine – zihin/beden/ruh üçlemesine – kahramanlık bilincine – suyun/doğanın/kanın/saçın/dişin/tırnağın gizemine ve daha bir çok mistik bilgilere merakları vardı.

Yıl 1995 yılının Ekim’i Isparta. Süleyman Demirel Üniversitesi tek kampüstü o zaman. Rektörlük binasının yanı sıra 6 fakülte binası kampüsteydi. Üniversite nüfusu o yıl 30.000’i bulmuş, tüm birimler ‘neredeyse tam doldu’ denmişti. Her şey normal akışında iken aslında yolunda gitmiyormuş gibi görünen bazı durumlarda yok değildi.

Ailelerinden ilk defa kopup gelen öğrenciler, sudan çıkmış balık gibi tek başlarına takılıyorlar, memleketi Isparta olup ailelerinin yanında kalanlar ise ev sahibi görünümünde ‘hoş geldiniz havası’ veriyorlardı. Belki güven belki ortam tanıdıklığı…

O yıllarda bir-araya gelmelerin altında mistik ya da gizemli durumların olduğunu sezinlemeksizin yaşam devam ederken, sonraki yıllarda anlaşılacak gerekli bir-araya gelişlerin tohumları atılıyordu. O dönemde gayriihtiyari şekilde gidilen ama aslında ruhun yönlenmesi ile gidildiği anlaşılan ortamlar vardı. Sanki gizemli ve mistik bir seremoni çalışıyor, gözün görmediği bir navigatif bir çekilimle ayaklar oraya doğru gidiyordu. Orada tanışmıştım Funda ile…

Funda, Bolu’dan gelmiş, ilk 3 yıl kazanamadığı üniversite sınavını o yıl kazanarak gelmiş, biraz sıkılgan ama zeki bir kızdı. Bizim için ablaydı. Sanki ortamdaki kişiler konuşmadan ne söyleneceğini biliyormuş gibi davranan, birinin telefon çalınca ‘annen arıyor’, biri kalkmak istediğinde ‘ev arkadaşın kapıda kalmış’ gibi enteresan tutarlılıkta laflar ortaya atıyordu. Gruptaki herkesin ilk etapta hoşuna giderken bu söylemler süreç içerisinde bazı kişilerin sıkılmasına neden oldu. Gruptakiler, güya realistlerdi, mühendislikte ve tıpta okudukları için ‘ele tutulur gözle görülür şeylere inanmak’ zorunda hissediyorlardı kendilerini. Ya da öyle olmak, öyle görünmek…

İnsanlığın en büyük sorunu aslında bu. İçsel sesini dinlemeden, dışsal oluşumlara göre yaşam koşullarını oluşturmaya çalışması, realist kişilik yapısına mecbur hissetmesi, ruhunun, iç sesinin, zihnini, düşünce gücünün onun bir parçası değilmiş gibi, dokunsal/görsel/işitsel olmadığı sürece gerçek olmadığına dair inanç geliştirmiş olması…

Mutlaka her şeyi ispatlamak ve yönetmek mecburiyetinde hissetmesi de cabası. Farklı bedenlerde olduğunu varsaydığı insanlığı yönetmek, onların onun istediği gibi olmasını sağlamaya çalışmak, kendisine benzetmeye çalışması…

 

Funda, 1997 yılında 2.sınıfta iken okulu bıraktı. Daha önce bunu söylemiş olması, başına geleceklerin dizaynını sanki çizerek yaşıyor olması onu enteresan kılıyordu. Funda, üniversiteden ayrılıp Kayseri’ye giderken otobüsü Konya/Beyşehir civarında kaza yaptı. Kurtulan olmadı. (http://seyler.eksisozluk.com/49-kisinin-yanarak-olmesiyle-sonuclanan-korkunc-olay-24-ekim-1997-karapinar-trafik-kazasi) Funda, otobüse binmeden, yanık kokusu alıyor, bedeni kaşınıyor, hatta Arko Krem alarak kollarına sürümünü yapıyordu. Alerji olduğunu iddia ettiği durum aslında, 1 sat 25 dakika sonra karşılaşacağı kazanın ön belirtileri idi. Otobüse binmeden saatler önce, birkaç gün daha kalabileceğini söylemiş olmamıza rağmen gitti. Tekrar gelemeyeceğini aslında bilerek.

Funda’nın bedeni en üst seviyeden yanmış, kardeşi teşhis için yanına girdikten sonra 1 yıl psikolojik tedavi görmüştü. Bu durum benim nedenini bilmediğim ve sezemediğim öfkelenmeme neden oluyordu. Gitme dediğimiz halde gittiği için mi, bildiği halde otobüse bindiği için mi, özellikle o otobüs firmasını ısrarla istemesinden dolayı mı hiç bulamadım bu hissin ne olduğunu.

Bu durum sonrasında Spritüal gizemlilikler artmaya başladığını farkettim. Aslında zaten olduğunu ama benim farkına varmamın sonralarında olduğunu da söylemek gerekir. Spritüal olayların zamanı ve mekanı yoktur. Her an ve her yerde gerçekleşmektedirler. Çünkü alemler, boyutlar, hologramlar, geçmiş-gelecek içiçe olmalı ki bilgi akışı olabilsin. AN’lık bir sürecin içinde bulunduğu düşünülen bu oluşumlar, aslında Spritüal olarak adlandırdığımız olayların perde arkasını oluşturuyor.

Her varlığın bir boyutu var. Bu boyutun özelliklerini zihin/akıl/ruh/beden/duygu oluşumları belirliyor. Yani hangi boyut varlığı ise o boyutun özelliklerinde titreşiyor, o boyutun özelliklerinde olaylarla karşılaşıyor. Bizler, yani insan beşeriyetindeki varlıklar, bedenli olmayı deneyimliyoruz. Bedenin verebileceği yada bedenin yapabilecekleri kadar yaratıma şahit oluyoruz. Bu şahitlik, bedenin farkındalığı kadar oluyor. Ne kadar çok şahitlik yani farkındalık, o bedenin daha çok tekamülünü yani boyut atlamasına neden oluyor.

Bedenin tekamülünü etkileyen ve sağlayan bir çok unsur var, bunların başında acı, keder, elem ve buhran geliyor. Acı hissi, güçlü farkındalık yaratmasından dolayı, en güçlü tekamül aracıdır. İnsanlık, acı hissinden kaçar, acı yaşamamak, acı görmemek için hareket etmeyi, girişimde bulunmayı erteler.

Fakat acıdan kaçmak için yapılan geri çekilim, tekamülü yavaşlatır. 

Peki! Acı mı çekelim? Sadist miyiz biz acı çekelim, yada acı çekmek için ortam mı oluşturalım tekamül edeceğiz diye.

Tabi ki hayır. Sadece başımıza gelsin yada gelmesin büyük farkındalıkta olalım, her şeyin farkında olmaya çalışalım ve olan her şeyden bir içerik çıkaralım. Bunu yapmak oldukça zor, çünkü insan zihni, onu sürekli meşgul kılar ve oyalar, zihin farkındalığı düşüren unsurların başında gelir.

Acı çekmeden Farkındalık Kazanmak niçin yapılabilecek bazı unsurlar da vardır. Ruhani bilgiyi alabilmek, okuyabilmek, değerlendirebilmek, yaşama yansıtabilmek, yaşam koşulları haline getirebilmek, takılı kalmadan alınan bilgiyi özümsemek, bedenin farkındalığını ruhun ise idrakini sağlayarak ilerlemek.

 

6 kişi…

Tanışana ve bir araya gelene kadar, kendi yaşamlarında acıları belirli boyutlara kadar yaşadılar. Artık bir araya gelerek acı olmadan tekamülün nasıl olacağını fark ettiler. 6 kişinin enerjisi, bilgisi, yetisi belirli düzeyde sistemi harekete geçirebiliyordu fakat yine yeterli değildi, ‘Bir Taş Eksikti’. Bu taş hiç birinde yoktu. Fakat bir araya geldikçe eksiğin ne olduğunu fark ettiler. 

7 olmak. 

7 olmanın ötesinde, 7.kişideki bilgi 6’yı tamamlayacaktı. O kişide de tabiki eksiklikler olacaktı ama 6’da olmayan 7.de vardı.

Peki! Kimdi bu? Nasıl, nerede bulacaklardı? İlan verilemez, duyuruya çıkılabilecek bir durum değildi. O kişide bu meziyetinin farkında olmayabilirdi. Farkında değilse hangi meziyetle aranırsa aransın kişi kendisinin farkında olmadığı için ulaşılamayacaktı.

Tek bir yol vardı. Ruhani Bağlantı Sağlamak…

Kim bu 6 kişi. 7.nasıl bulunacak?

Doğmamış ise nasıl beklenecek büyümesi? Dünyada ise, sağırsa, körse, zihinsel engelli ise, Zulu Kabilesi’ndeyse…

Yazı Dizisi – Engin Erarslan – 2.Bölüm – 6 Kişiden 1’i Zihinsel Engelli, 1’i Şizofren